İSR Elektronik Market

İSR Elektronik Market KAPIDA ÖDEME SİSTEMİMİZ YOKTUR.

TÜRKİYE'NİN EN UYGUN FİYAT GARANTİSİ HER AKŞAM CANLI MEZAT 20.30'DA BAŞLIYORUZ...
WhatsApp Numaralarımız
0505 240 39 19
0533 193 39 19
0533 192 39 19

05/06/2026

Her Akşam Mezatlarımıza Davetlisiniz
Sayfamızı Takip Ederek Katılabilirsiniz



Türk tarihi kaynaklarında Karahanlılar dönemi hakkında yeterli bilgi olmadığı gibi; bu devlet tebaasından olan “Balasagunlu Yusuf” hakkında bilgiler de yok denecek kadar azdır. 1017-1019 yılları arasında doğduğu rivayet edilmektedir.[2] Dönemin Kuz-Ordu isimli şehri Balasagun'da doğmuştur. Kendisinin tam bir biyografisi henüz oluşturulamamıştır. Büyük eseri boyunca adını bile sadece bir kez, "Kitap sahibi Yusuf, büyük has hacib, kendi kendine nasihat eder" başlıklı, son bölümünde anmıştır. Bu başlıktan baş teşrifatçı olduğu da anlaşılmaktadır.[3] İyi bir eğitim görmüştür. Çağının geçerli bilimlerinin yanı sıra Arapça ve Farsça da öğrenmiştir. 1077 yılında Kaşgar'da ölmüştür. Türbesi de bu kenttedir.

Karahanlı Devleti zamanında yaşamıştır. Temel eğitimini Balasagun'da almıştır. Kendisine önceden Balasagunlu Yusuf denilirken, sonrasında Has Hacib unvanını almıştır. Yusuf Has Hacib, Türk dili ve edebiyatı için temel bir eser olan Kutadgu Bilig (Kutlu kılan bilgi) kitabının yazarıdır. Kutadgu Bilig 6645 beyitlik bir eserdir. Eser, Allah'a hamd, Peygamber'e ve Dört Halife'ye teşekkürle başlar.

Yusuf Has Hacib, astronomi bilimini öğrenmek isteyenlerin, önce geometri ve hesap kapısından geçmesi gerektiğini söylemiştir: “Aritmetik ve cebir, insanı kemâle ulaştırır; toplama, çıkarma, çarpma, bölme, bir sayının iki katını, yarısını ve kare kökünü alma işlemlerini bilen, yedi kat göğü avucunun içinde tutar. Her şey hesaba dayanır.”

Yusuf Has Hacib, Türk edebiyatındaki ilk siyasetnameyi yazmıştır. Türk edebiyatında ilk nazım şeklini de o kullanmıştır. Bu nazım şekli de mesnevidir. Bundan dolayı ona Yusuf Has Hacib denilmiştir.

05/06/2026

Sayfamızı Takip Ederek Her Akşam Mezatlarımıza Katılabilirsiniz

Hikmet Bey ve Celile Hanım'ın oğlu Nâzım Hikmet, 15 Ocak 1902'de Selânik'te dünyaya gelir. Babası Hikmet Bey, çeşitli illerde valilik yapmış olan Nâzım Paşa'nın oğludur. Osmanlı Hariciyesi'nde çeşitli memurluklarda ve Matbuat Umum Müdürlüğü görevinde bulunmuştur. Annesi Celile Hanım ise, dilci Enver Paşa ile Leylâ Hanım'ın kızıdır. İlk kadın ressamlarımız arasında anılan Celile Hanım, kültürlü, sanatçı ruhlu bir kadındır...

Küçük Nâzım ilk eğitimini annesi ve sıkça şiirli toplantılar düzenleyen, kendisi de bir mevlevi şairi olan büyükbabası Nâzım Paşa'dan alır. Ve henüz on bir yasındayken ilk şiirini yazar... Orta öğrenimini Galatasaray ve Nişantaşı Sultanilerinde gören Nâzım, 1915 yılında Bahriye Mektebi'ne girer. 1918 yılında ilk kez bir dergide şiiri yayınlanır. Bu bir aşk şiiridir. Ancak, İstanbul'un işgaliyle birlikte yerini yurtsever nitelikte şiirlere bırakır...

Mezuniyetine üç ay kala geçirdiği bir hastalık nedeniyle Bahriye'den ayrılır. Bir grup arkadaşıyla Anadolu'ya geçer. Ankara Hükümeti'nin görevlendirmesiyle arkadaşı Vâlâ Nurettin ile birlikte Bolu'da öğretmenlik yapar. Daha sonra kısa aralıklarla iki kez Moskova'ya gider. İlkinde iki yıl kalır.

Rusya'da gerçekleştirilen ihtilale tanık olur. Doğu Emekçileri Komünist Üniversitesi KTUV'da ekonomi-politik öğrenimi görür. İkincisi ise küreğe konulma cezasının verildiği dava nedeniyle zorunlu bir göçmenliktir. Bu kez daha önce öğrenci olduğu Üniversite'de çevirmenlik ve asistanlık yapar. Ceza Yasası'ndaki değişiklik nedeniyle 1928 yılında ülkeye döner. Kısa bir süre cezaevinde kaldıktan sonra serbest bırakılır.

Çeşitli gazete ve dergilerde yazıları, şiirleri yayınlanır. Kitapları basılır. Siyasal ve entellektüel yaşamda aktif bir rol üstlenen ünlü bir şairdir. Şiirleri ders kitaplarına girer, oyunları devlet tiyatrolarında oynanır ama koğuşturmalardan da kurtulamaz... Sık sık gözaltına alınır, yargı önüne çıkartılır. Onun etkileyici gücü ürkütmektedir kimi çevreleri... Düzmece davalarla yaşamının on yedi yılı hapishanelerde geçer. 1950 yılında ulusal ve uluslararası düzeyde düzenlenen kampanyalar sonunda çıkarılan Genel Af Yasası'yla serbest kalır. Ne var ki yaşamına yönelik komplolar nedeniyle yeniden yurtdışına çıkar. Ve ölene dek yurduna, halkına, sevenlerine hasret şiirleri yazacağı göçmenlik yılları başlar...

Bu dönemde Uluslararası Barış Ödülü sahibi bir sanatçı olarak barış hareketi içinde aktif olarak yer alır. Dünya Barış Konseyi Başkanlık Divanı'na seçilir. Ünlü Şostokoviç'e, Şarlo'nun yaratıcısı Charlie Chaplin'e ve Fransız Parlamentosu Başkanı Eduard Heriot'a Uluslararası Barış Ödülü'nü veren jürinin başkanlığını yapar. Cezaevi yıllarından kalan hastalıklar onu rahat bırakmaz ve acılı yüreği 3 Haziran 1963 günü sabahı Moskova'daki evinde durur.

"...yazılarım otuz kırk dilde basılır / Türkiye'mde Türkçemle yasak" dediği şiirleri ancak
ölümünden sonra basılır ülkesinde...

03/06/2026

Her Akşam Mezatlarımıza Davetlisiniz
Sayfamızı Takip Edin Kampanyaları Kaçırmayın

Böyle anlatıyordu hislerini.. "Üşüyorum" diyordu. Ne o bilebilirdi hayata veda edeceği yerin 25 yıl önce yazdığı şiirdeki kadar soğuk olacağını, ne de bir başkası.. Mamak Cezaevi'nin kırık taşları üstünde yazılan mısralar, bir anlamda Yazıcıoğlu'nun yazgısının da satırlarıydı. Kapkara bir dehlizde beyaz bir sayfaya değil de sanki Berit'in bembeyaz karları üzerine yazılmıştı.

Hayatı hep bitmek bilmeyen mücadelelerle dolu bir duygu, düşünce, dava adamıydı Yazıcıoğlu. Onunla aynı görüşü paylaşsın ya da paylaşmasın, herkesin insanlığını, beyefendiliğini, saygınlığını takdir ettiği bir kişiydi. Anadolu'nun bağrında yetişen binlerce, milyonlarca vatan aşığından biri olarak yaşadı. Ve bir akşamüstü ansızın, canı kadar sevdiği memleketinin bilinmezliğinde kayboldu. Gidişi de varlığı gibi efendice, sessizce, kendince oldu.

Muhsin Yazıcıoğlu 1954 yılında Sivas'ın Şarkışla ilçesi Elmalı Köyü'nde doğdu. Dar gelirli bir çiftçi ailesinin oğluydu. İlk ve orta öğrenimini memleketinde tamamladıktan sonra, yükseköğrenimine başlamak üzere 1972 yılında Ankara'ya geldi. Üniversite tahsilini Ankara Üniversitesi Veteriner Fakültesi'nde bitirdi. Yazıcıoğlu, eğitiminin yanı sıra cemiyet hayatında da ciddi bir varlık gösteriyordu.

Çocukluk yaşlarından itibaren vatan, millet, bayrak, bağımsızlık, İslami hassasiyetler noktasında yaşıtlarına göre oldukça duyarlı olan Yazıcıoğlu, daha lise çağlarında iken bu konularda yazılar kaleme almaya başlamıştı. Okulun duvar gazetesini o çıkarıyor, çeşitli dergilerde yazıları yayınlanıyordu. Ülkemiz dışında esir yaşayan kardeş topluluklarımızın acıları onu derinden yaralıyor, bu konu ile ilgili oldukça derin araştırmalar yapıyordu.

01/06/2026

Her Akşam Mezatlarımıza Davetlisiniz
Sayfamızı Takip Edin Kampanyaları Kaçırmayın

27 Ocak 1924 tarihinde Baf'ta doğdu. Rauf Denktaş 1,5 yaşında iken annesini kaybetti. Babası hakim Raif Bey'dir. Anneannesi ve babaannesi tarafından büyütülen Denktaş, 1930 yılında eğitim için İstanbul'a gönderildi.
Arnavutköy'de ilkokuldan liseye kadar eğitim veren Fevzi Ati Lisesi'nde yatılı okumaya başladı. Ortaokuldan sonra Kıbrıs'a döndü ve liseyi Kıbrıs'ta bitirdi.

1941’de Lefkoşa İngiliz Okulundan mezun olmuştur. İkinci Dünya Savaşı’nın devam ettiği yıllardı. Mezun olduktan sonra Mağusa'da tercümanlık, Mahkemede memuriyet, sonra bir yıl da İngiliz Okulunda öğretmenlik yapmıştır.

1944’de British Council’dan burslu olarak İngiltere'de Hukuk tahsili yapmış ve 1947 yılında Lincoln's Inn'den mezun olmuştur. Aynı yıl Kıbrıs'a dönüp Avukatlığa başlamıştır.

1942 yılında Dr. Fazıl Küçük’ün yayınlamaya başladığı Halkın Sesi gazetesinde, babasından ve o’nun milliyetçi, Atatürkçü arkadaşlarından işiterek öğrendiği “Türk Haklarının İngilizler tarafından gasbedildiği” konularının ele alındığını gören Denktaş, Dr. Küçük’le tanışır ve Halkın Sesi’nde imzalı veya imzasız, bazen Akın Yılmaz adı altında yazılar yazmaya başlar. Bu ilişki Denktaş’ın Londra’da tahsil yıllarında da devam eder. Denktaş ada’ya döndükten sonra lider Dr. Küçük’ün yanında yakın bir dost ve gerektiğinde danışman olarak çalışacaktır.

1948 yılında zamanın Kıbrıs Valisi tarafından kurulan Anayasa Konseyinde üye olarak çalışmıştır. Rum kilisesinin baskısı altında Konseye katılmış olan Komunist Akel Partisi Konsey’den çekilince Meclis kapatılmıştır. Türk temsilcilerin ısrarlı talepleri sonucu Hakim Mehmet Zeka bey’in başkanlığında “Türk İşleri Komisyonu” kurulmuş, Rauf Denktaş bu komisyonda da çalışarak, İngiliz Müstemleke İdaresi’nin gasbettiği hakların iadesi için bir Rapor’un hazırlanmasında nazım rol oynamıştır. Hükümetin kabul ettiği bu raporda öngörülen yasaların yapılabilmesi için Başsavcılığa görev verilir ancak Başsavcılıkta bir Türk savcı yoktur. Liderliğin talebi üzerine 1949’da Denktaş Hukuk Bürosundan ayrılır ve küçük bir maaş ile savcı yardımcısı olur.

Bir kaç yıl içinde tamamlanması gereken yasalarla ilgili çalışmalar 1954 yılına kadar uzar. Bu süreçte Denktaş savcılığa terfi etmiştir. 1955'te terörist bir hüviyete bürünen Enonisle mücadelede ve EOKA karşısında Kıbrıs Türklerinin direnişine yön veren Denktaş, 1958 yılında hükümetteki görevinden istifa eder. Arkadaşlardıyla 1.8.1958'de Türk Mukavemet Teşkilatı'nı kurar.
Halkın Sesi gazetesinin haftalık İngilizce nüshasının hazırlanmasında da önemli rol oynayan Rauf Denktaş, 1958’de büyük ölçüde artan EOKA saldırıları karşısında Türk Mukavemetinin etkili şekilde görev yapmasını sağlar. TMT’nin yayın organı olan Nacak gazetesi Denktaş’ın gazetesiymiş görüntüsü içinde Kıbrıs Türklerine yön gösterir, mukavemet telkin eder. Nacak’ın son yazı işleri sorumlusu da Alper Faik Genç’ti. Türk Hükümetinin, bir ayda yüz’e yaklaşan Türk kayıpları karşısında kararlı çıkışı ve aynı yıl Birleşmiş Milletler Genel Kurulu’nda rahmetli Fatin Rüştü Zorlu’nun Yunanlı karşıtı Averof’u mağlup etmesi sonucu Yunanlılar Kıbrıs’ta eşit şartlarda bir ortaklık Cumhuriyeti kurulmasına razı olmuş görünürler. Dr. Küçük ve Rauf Denktaş bu genel kurul toplantısında kulis faaliyeti yapmışlardır. 1959’da Zürih Anlaşması’nın hazırlanmasında Rauf Denktaş’ın perde arkasında etkin rolü olmuştur. Türkiye’nin garantisinin 650 kişilik bir Alay’la “etkin ve fiili” bir duruma getirilmesi Denktaş’ın ısrarı ve Dr. Küçük’ün de o’nu desteklemesi ile mümkün olmuştur.

Aynı yıl Londra Konferansı’na katılan Türk Heyetinde de yerini alan Denktaş’ın Fatin Rüştü Zorlu’ya “Makarios bu anlaşmaları er geç yıkacak ve Enosis yoluna çıkacaktır. Burada bir rol oynamaktadır. İleride bu anlaşmaların kendisine zorla kabul ettirildiğini savunarak ortaklığı bozacaktır” mealindeki değerlendirmesi, ne yazık ki, ortaklık Devletinin kuruluşu ile işleme konmuş ve 1963’de Kıbrıs’ta Enosis uğruna tedhiş yeniden başlamıştır.

1959-63 yılları arasında Ruaf Denktaş’ınTürk Hükümetine gönderdiği raporlar, gelmekte olan tehlikeye işaret etmekte, tedbir istemekteydi. 1960 ihtilalinden yeni çıkmış olan Türkiye’nin Kıbrıs’taki Büyükelçisi, ne yazık ki, bu raporların Türkiye tarafından kale alınmamasını sağlamış ve böylelikle 1963’de patlak veren tedhiş karşısında Türkiye’nin hazırlıksız yakalanmasına neden olmuştur.

1959 Zürih ve Londra Antlaşmaları ile, 1960 antlaşmaları ve Kıbrıs Cumhuriyeti Anayasası'nın hazırlanmasında emeği geçti. Aynı yıl Türk Cemaat Meclisi'yle İcra Komitesi Başkanlığı'na seçildi.

1958 yılında Rum tedhişçiler, Türk köylerine saldırınca, Türkler de bu olayları protesto etti. Zürih-Londra antlaşmaları öncesinde Dr. Fazıl Küçük ve Rauf Denktaş, Ankara'ya Dışişleri Bakanı Fatin Rüştü Zorlu ile görüşmeye gitti. Bu görüşmede Denktaş adaya Türk askeri gönderilmesi teklifini dile getirdi.

1963 olaylarından sonra Londra Konferansı ve Birleşmiş Milletlerde Türk Halkının haklarını savunan Denktaş’ın Makarios tarafından adaya dönüşü yasaklanmış ve istenmeyen adam ilan edilmiştir. Bu sürede Ankara’da Dışişlerinde Kıbrıs dairesinde çalışmış, ve New York, Londra, Brüksel, Paris gibi merkezlerde konferanslar vererek Kıbrıs’taki olayları anlatmaya çalışmıştır. 1964 Temmuz’unda öğrencilerle birlikte gizli yoldan Kıbrıs’taki Erenköy’e çıkmış Erenköy savaşında gazeteci Ömer Sami Coşar ile birlikte yer almıştır. Bölgesel ateş kes anlaşması üzerine ayni yoldan gizlice geri Ankara’ya dönerek İnönü hükümetine bilgi vererek askeri müdahale istemiştir. Bu arada Türkiye’nin hava müdahalesi ile darbelenen Makarios BM’nin önerdiği ateşkes anlaşmasına razı olmuş, Denktaş Ankara’daki görevine devam etmiştir.

31/05/2026
31/05/2026

Sayfamızı Takip Edin
Her Akşam Mezatlarımıza Davetlisiniz

İlhanlı Devleti’nin kurucusu ve ilk hükümdarı (1256-1265).
İlişkili Maddeler
Dedesi
CENGİZ HAN
Moğol İmparatorluğu’nun kurucusu ve ilk hükümdarı (1206-1227).
Oğlu
ABAKA
İlhanlı hükümdarı (1265-1282).

Müellif: ABDÜLKADİR YUVALI
Babası Cengiz Han’ın en küçük oğlu Toluy Han, annesi Kerayit Hükümdarı Ong Han’ın yeğeni Sorgaktani Hatun’dur. Toluy’un 1232 yılında henüz kırk yaşında iken ölmesi üzerine Büyük Han Ögedey kardeşine ait yerlerin idaresini Sorgaktani’ye verdi. Bir hıristiyan olan Sorgaktani Hatun, dönemin kaynaklarındaki bilgilere göre oğullarının eğitimini Budist Uygur Türkleri’nden Sevinç Tuğrul (Toğril), Bulad Kaya, Mungsuz ve Töre Kaya gibi Cengiz Han’ın yakın adamlarına bırakmıştır.

Hülâgû’nun çocukluk ve gençlik yıllarına ait bilgiler sınırlı olup sadece dedesi Cengiz Han’ın batı seferi sırasında onunla ilgili bir kayıt vardır. Buna göre Cengiz Han, torunlarından on bir yaşındaki Kubilay ile dokuz yaşındaki Hülâgû’yu İmil nehri kıyılarında ilk avları dolayısıyla mükâfatlandırmıştır. Bundan başka gençlik yıllarında Karakorum’da vergi ve para işleriyle meşgul olduğuna dair bazı bilgiler daha bulunmaktaysa da bunları ihtiyatla karşılamak gerekir; çünkü Moğol geleneğine göre şehzadelere bu görevin verilmesi uzak bir ihtimaldir.

Cengiz Han döneminde batıda ele geçirilen topraklar merkezden gönderilen sivil ve askerî valilerce idare ediliyordu. Ancak yörenin başşehir Karakorum’a olan uzaklığı ve diğer bazı sebeplerden dolayı batı yönünde beklenen ilerleme gerçekleşmediği gibi mevcut topraklar da tehdit altında kalmıştı. Bu yüzden Mengü Han, merkezî otoriteyi güçlendirmek ve doğuda da batıda da sınırları genişletebilmek için kardeşlerinden Kubilay’ı Çin’e, Hülâgû’yu Yakındoğu’ya göndermiştir. Alınan kurultay kararınca her iki şehzadeye de Moğol ordusunun onda ikisi verilecek, bunun yanında diğer hânedan üyeleri de güçleri oranında bu seferlere katılacaktı. Mengü Han’ın ölmesi ve değişen bazı şartlar sebebiyle Hülâgû ve Kubilay kendilerine verilen görevi tamamladıktan sonra Karakorum’a dönmemişler ve idareleri altındaki topraklar üzerinde merkeze bağlı iki ayrı Moğol devleti kurmuşlardır. Böylece Hülâgû, Karakorum’da oturan büyük hanın nüfuzu altında kalmak şartıyla batıda zaptettiği toprakları idare etmeye başladı. İlhanlı hükümdarlarının merkeze olan bağımlılıkları 1294 yılına kadar sürmüştür.

Hülâgû’nun Ketboğa (Kitbuğa) Noyan idaresindeki öncü birlikleri 24 Ağustos 1252’de, kendisi ise 24 Nisan 1253 tarihinde Karakorum’dan hareket etmiştir. Kurultay kararına göre ordunun iâşesi batıdaki Moğol tâbileri tarafından karşılanacak, ayrıca güzergâh üzerindeki yollar ve köprüler onarılacak, sulara ve çayırlıklara el konulacaktı. Hülâgû’ya İsmâilîler’in ortadan kaldırılması, Abbâsî halifeliğinin itaat altına alınması ve Mısır ile Suriye’nin zaptı görevleri verilmişti. Öncü birlikler Mayıs 1253’te İsmâilîler’e karşı harekete geçerek daha Hülâgû gelmeden birçok kaleyi teslim aldı. İsmâilîler Moğollar karşısında tutunamadılar; merkezleri Alamut’ta oturan reisleri Rükneddin Hûrşah 19 Kasım 1256 tarihinde Hülâgû’ya teslim oldu. Hülâgû kaleyi yerle bir edip halkını kılıçtan geçirmesine rağmen Rükneddin’e iyi davrandı ve onu bir Moğol prensesiyle evlendirdikten sonra Büyük Han Mengü’ye gönderdi. Ancak Mengü Han, kıymetli hediyelerle Karakorum’a gelen Rükneddin’i kabul etmeyerek onu henüz Moğollar’ın eline geçmemiş İsmâilî kalelerinin tesliminden sonra gelmesi için Hülâgû’ya geri gönderdi; ardından fikrini değiştirip dönüş yolculuğu sırasında öldürülmesini emretti. Hülâgû, çoğu Suriye’de bulunan İsmâilî kalelerinin zaptı işini Otçiğin Noyan’a verdi. Kısa zamanda kalelerin tamamı alındı; böylece yıllardan beri bütün Yakındoğu’yu tehdit eden İsmâilî varlığı dağıtılmış oldu.

Rivayete göre Hülâgû Alamut Kalesi’ne saldırmadan önce 653’te (1255) Abbâsî Halifesi Müsta‘sım-Billâh’tan bu harekât için asker göndermesini istedi; ancak halife, bunun Bağdat’ın müdafaasını zayıflatmak amacına yönelik bir taktik olduğunu düşünerek elçiye olumlu cevap vermedi. Alamut’un zaptından sonra Hülâgû halifeye ikinci bir mektup daha yollayıp şehrin surlarını yıkmasını, hendekleri doldurmasını ve idareyi oğluna bırakıp bizzat huzuruna gelmesini istedi. Halifenin bu teklifi de reddetmesi üzerine Hülâgû, üçüncü bir mektupla Tanrı’nın dünyayı idare etme görevini Cengiz Han’a ve onun soyuna tevdi ettiğini bildirerek halifeyi şiddetle azarladı. Halife ise mektubunda Mengü Han’la ve kendisiyle dost olduğunu, elçilerin getirdiği haberlere inanmadığını ve eğer Bağdat’a karşı harekete geçecek olursa başına büyük felâketler geleceğini bildirdi. Bu cevap üzerine Hülâgû 9 Rebîülevvel 655’te (27 Mart 1257) Hemedan’dan Bağdat’a hareket etti ve sağ kanat, sol kanat, merkez olmak üzere üçe ayırdığı ordusuyla şehri çepeçevre kuşattı. Daha önce yakınlarını, ailesini ve hazinesini yanına alıp bir gemiyle Basra’ya kaçması teklifini nasıl olsa kendisine dokunulmayacağını düşünerek reddeden Halife Müsta‘sım 4 Safer 656’da (10 Şubat 1258) kayıtsız şartsız teslim oldu; fakat bir süre üç oğluyla birlikte Bâbülkelvâzâ’da hapsedildikten sonra işkenceyle öldürüldü. Moğollar, çeşitli rivayetlere göre şehri 7, 30, 34 veya 40 gün süreyle yağma ve tahrip ederken halkı da kılıçtan geçirdiler. Yanan eserler arasında Halife Camii, Mûsâ Kâzım’ın türbesi ve Rusâfe’deki halife mezarları da vardı. Halifeden hazinelerini sakladığı yeri işkenceyle öğrenen Hülâgû bunları ele geçirerek Urmiye gölünün ortasındaki Şâhî (Şahu) adasına yaptırdığı kaleye göndermiş, şehirden ayrılmadan önce de Halife Camii ile Mûsâ Kâzım’ın türbesinin ve yıkılan diğer bazı binaların onarılmasını emretmiştir.

Kaynaklarda Bağdat’ta kılıçtan geçirilen halkın sayısı hakkında 800.000’den 2.300.000’e kadar değişen rakamlar verilmektedir (Özdemir, s. 200). Halife Müsta‘sım’ın öldürülmesi ve Hülâgû’yu Bağdat’ı istilâya teşvik ettiği söylenen Abbâsî Veziri İbnü’l-Alkamî ile ilgili olarak da farklı rivayetler vardır (a.g.e., s. 202 vd., 207 vd.). Bağdat’ın işgali ve Abbâsî halifeliğine son verilmesi İslâm tarihi ve medeniyeti açısından bir dönüm noktası olmuştur. Burada tarihte eşine az rastlanır bir katliam yapılmış, cesetlerden yayılan kokular Hülâgû’yu dahi şehirden uzaklaşmak zorunda bırakmıştır. Cami ve kütüphaneler tahrip edilmiş, kitaplar Dicle’ye atılmış, nehir günlerce mürekkep renginde akmıştır. Bu istilâ, sadece Bağdat için değil bütün İslâm dünyası için bir felâket olmuştur. Bu tarihten itibaren İslâm medeniyetinin duraklamaya ve gerilemeye başladığı görülür.

Hülâgû, kurultay tarafından kendisine verilen iki önemli görevi yerine getirdikten sonra yapacağı Suriye ve Mısır seferinin hazırlıklarını tamamlamak üzere ağırlıklarının bulunduğu Hemedan’a, oradan da Azerbaycan’a geçti; daha önce Boğatimur (Buka Timur) idaresindeki Moğol kuvvetleri de Kûfe, Vâsıt ve Basra şehirleriyle Hûzistan bölgesini ele geçirmişti. Hülâgû, Suriye seferi için gereken hazırlıkları tamamladıktan sonra Ketboğa Noyan idaresindeki öncü birliklerini gönderdi, kendisi de 12 Eylül 1259 tarihinde Tebriz’den hareket etti. Suriye şehirleri yaklaşan Moğol tehlikesine karşı ortak bir cephe oluşturamadı. Bu sebeple Urfa, Harran, Hama, Humus ve Dımaşk kısa zamanda Moğol kuvvetlerine teslim oldu. Bizzat Hülâgû tarafından idare edilen ve Ermeniler’le Haçlılar’ca da desteklenen kuvvetler Halep’i kuşattılar ve bir süre sonra ele geçirdiler. Halep’in arkasından da Antakya dolaylarındaki Hârim Kalesi düşürüldü.

Mengü Han’ın ölümü üzerine Kubilay ile Arıkboğa arasında başlayan büyük hanlık mücadelesi sebebiyle Karakorum’daki gelişmeleri yakından takip etmek isteyen Hülâgû, Suriye’deki Moğol kuvvetlerinin kumandasını Ketboğa Noyan’a bırakıp doğuya hareket etmişti. Ketboğa, bazı başarılar elde etmekle birlikte 3 Eylül 1260 tarihinde Filistin’de Aynicâlût’ta Memlük kuvvetlerine mağlûp oldu ve öldürüldü. İslâm dünyasında büyük bir sevinç yaratan Memlükler’in bu zaferiyle Suriye, Mısır ve Mağrib Moğol istilâsından kurtarılmıştır. Moğollar bu savaştan sonra Suriye’yi istilâ amacıyla bir daha ciddi bir harekâta teşebbüs edemediler. Hülâgû’nun intikam almak amacıyla gönderdiği ordu Aralık 1260’ta Halep civarında çok sayıda müslümanı öldürdüyse de kısa sürede geri çekilmek zorunda kaldı.

Hülâgû 1260’tan sonra doğuda Çağatay, kuzeyde Altın Orda ve batıda Memlük devletleriyle sürekli şekilde mücadele etmiştir. Bu devletlerden Çağatay ve Altın Orda’nın Cengiz Han’ın oğul ve torunları tarafından kurulmuş olması dikkat çekicidir. Bu dönemde dikkat çeken diğer bir husus da Altın Orda-Memlük dostluğuna karşı oluşturulan İlhanlı-Bizans-Küçük Ermeni Krallığı-Fransa Krallığı-Haçlılar-papalık iş birliğidir. Hülâgû, Altın Orda Hükümdarı Berke Han ile yaptığı Terek Savaşı’nda ağır bir bozguna uğradı (Rebîülevvel 661 / Ocak 1263). Bu iki kardeş devlet arasındaki mücadele Hülâgû’dan sonra İlhanlı tahtına çıkan hükümdarlar zamanında da devam etmiştir.

Anadolu 1243 Kösedağ Savaşı ile Moğol hâkimiyeti altına girmişti. Hülâgû’nun gelmesinden sonra buradaki Moğol baskısı daha da arttı. Hülâgû 1258 yılında Anadolu’yu, merkezi Konya ve Tokat olmak üzere II. İzzeddin Keykâvus ile IV. Rükneddin Kılıcarslan arasında taksim etti ve her iki sultanla ayrı ayrı antlaşmalar yaparak Anadolu’nun İlhanlı Devleti’ne ödediği vergiyi iki katına çıkardı. Hülâgû’nun oğullarından Yeşmut’un emrindeki kuvvetler de 658’de (1260) Meyyâfârikīn’ı işgal ederek el-Melikü’l-Kâmil Muhammed b. Şehâbeddin Muzaffer Gāzî’yi öldürüp Eyyûbîler’in Meyyâfârikīn, Cebel ve Sincar koluna son verdiler (Reşîdüddin [nşr. Abdülkerîm Alioğlu Alizâde], s. 77-78). Hülâgû’nun el-Melikü’l-Kâmil Muhammed’in şehid edilmesinden sonra sara hastalığına yakalandığı ve ölünceye kadar bu dertten kurtulamadığı söylenir (Abdüsselâm Abdülazîz Fehmî, s. 149).

Hülâgû 1254 ve 1255’te Büyük Han Mengü adına, 1256 yılında ise kendi adına para bastırmış ve kendi adını taşıyan paralara İslâm dünyasındaki geleneğe uygun olarak kelime-i tevhid koydurmuştur. Onun 1262 yılından itibaren imar faaliyetlerine ağırlık verdiği ve İran ile Azerbaycan’da birçok âbidevî eser yaptırdığı görülmektedir. Bunlar arasında Tebriz, Aladağ ve Merâga’daki saraylarla Merâga Rasathânesi, Hoy’daki Budist mâbedleri zikredilebilir.

19 Rebîülâhir 663’te (8 Şubat 1265) Merâga’da kırk sekiz yaşında ölen Hülâgû hazineleri için Şâhî adasında yaptırdığı kaleye defnedildi. Hülâgû’nun on iki karısı, on dört oğlu ve yedi kızı vardı. Ölüm haberinin duyulması üzerine tahtına büyük oğlu Abaka geçmiştir.

Hülâgû matematik, astroloji, astronomi ve kimya ile ilgilenmiş, ünlü bilgin Nasîrüddîn-i Tûsî’nin Merâga’da bir rasathâne kurması için masraftan kaçınmamıştır. Posta teşkilâtını geliştirmiş ve böylece idaresi altındaki şehirler arasında ulaşım ve haberleşmeyi kolaylaştırmıştır. Cesur, kararlı, savaş taktiklerini iyi bilen, cömert, ulemâ ve filozofları koruyan bir hükümdar olarak tanınan Hülâgû, Nasîrüddîn-i Tûsî ile Târîḫ-i Cihângüşâ adlı eserinde Cengiz Han ve haleflerinden bahseden Alâeddin Atâ Melik Cüveynî’yi himayesi altına almıştır. Kendisi Budist olmasına rağmen kaynaklarda hanımları arasında en itibarlısı olarak gösterilen hıristiyan Dokuz Hatun’un da tesiriyle onun devrinde Hıristiyanlığın nüfuzu artmış, birçok kilise ve manastır yapılırken bazı mescidler kiliseye çevrilmiş, müslümanlar zulüm, işkence ve katliama mâruz kalmıştır.

BİBLİYOGRAFYA
Cûzcânî, Ṭabaḳāt-ı Nâṣırî, II, 189-202.

Cüveynî, Târîḫ-i Cihângüşâ, I, 109, 144, 184-185, 194; II, 93; III, 89-90; a.e. (Öztürk), I-III, bk. İndeks.

Ebü’l-Ferec, Târih, II, 553-584.

a.mlf., Târîḫu muḫtaṣari’d-düvel (nşr. Antûn Sâlihânî el-Yesûî), Beyrut 1890, s. 276-285.

Reşîdüddin Fazlullāh-ı Hemedânî, Câmiʿu’t-tevârîḫ: Histoire des Mongols de la P***e (nşr. E.-M. Quatremère), Paris 1836, s. 129-135, 143, 151, 199, 242, 297, 305, 417, 420; a.e. (nşr. Abdülkerîm Alioğlu Alizâde), Bakü 1957, III, bk. İndeks.

Aksarayî, Müsâmeretü’l-aḫbâr (nşr. Osman Turan), Ankara 1944, s. 36, 41-45, 49.

Vassâf, Târîḫ, Bombay 1852, V, 16-17.

Mîrhând, Ravżatü’ṣ-ṣafâʾ (nşr. Abbas Zeryâb), Tahran, ts. (İntişârât-ı İlmî), s. 889-905.

Hândmîr, Ḥabîbü’s-siyer, III, 94-108.

P. J. Hammer, Geschichte das ist der Ilchane in Persien, Darmstadt 1842, I, 79-81, 103, 146.

B. Carra de Vaux, Les penseurs de l’Islam, Paris 1921, tür.yer.

Spuler, İran Moğolları, s. 59-65.

Bahaeddin Ögel, Sino Turcica, Taipei 1964, s. 177-190.

Reuven Amitai-Preiss, Mongols and Mamluks: the Mamluk-Ilkhanid War: 1260-1281, Cambridge 1996, bk. İndeks.

a.mlf., “In the Aftermath of ʿAyn Jālūt: The Beginnings of the Mamlūk-Īlkhānid Cold War”, al-Masāq, III/1, Leeds 1990, s. 1-22.

J. A. Boyle, “Dynastic and Political History of the Il-Khāns”, CHIr., V, 340-355.

İran Moğolları ve Altın Paraları (haz. Yapı Kredi Bankası), İstanbul 1977, s. 3-8.

R. Grousset, Bozkır İmparatorluğu: Attila, Cengiz Han, Timur (trc. M. Reşat Uzmen), İstanbul 1980, s. 331-349.

Abdüsselâm Abdülazîz Fehmî, Târîḫu’d-devleti’l-Moġūliyye fî Îrân, Kahire 1981, s. 108-150.

Hasan İbrâhim, İslâm Tarihi, V, 189-198.

Abbas İkbâl, Târîḫ-i Moġūl, Tahran 1365 hş., s. 164-199.

Şîrîn Beyânî, Dîn u Devlet der Îrân-ı ʿAhd-i Moġūl, Tahran 1370, I, 345-357.

P. Thorau, The Lion of Egypt: Sultan Baybars I (trc. P. M. Holt), New York 1992, bk. İndeks.

P. M. Holt, The Age of the Crusades: The Near East From the Eleventh Century to 1517, New York 1992, s. 87-88, 93-94, 159-161, 174.

Abdülkadir Yuvalı, İlhanlılar Tarihi I: Kuruluş Devri, Kayseri 1994, s. 45-114.

a.mlf., “Evolution etnique en Asie occidentale au XIIIe siècle”, Mélanges offerts à Louis Bazin, Paris 1992, s. 146-150.

H. Ahmet Özdemir, Moğol İstîlâsı ve Abbâsî Devleti’nin Yıkılışı: Cengiz ve Hülâgû Dönemleri, 616-656/1219-1258 (doktora tezi, 1997), MÜ Sosyal Bilimler Enstitüsü, s. 120-227.

Faruk Sümer, “Anadolu’da Moğollar”, Selçuklu Araştırmaları Dergisi, I, Ankara 1969, s. 24-36.

J. Richard, “Une ambassa de Mongole à Paris en 1262”, Journal de savants, Paris 1979, s. 300.

Muhammad al-Faruque, “The Mongol Conquest of Baghdad: Medieval Accounts and Their Modern Assessments”, IQ, ###II/4 (1988), s. 194-206.

W. Barthold, “Hülagu”, İA, V/1, s. 581-582.

K. V. Zetterstéen, “Müsta‘sım”, a.e., VIII, 832.

W. Barthold – [J. A. Boyle], “Hūlāgū”, EI2 (İng.), III, 569.

Bu madde TDV İslâm Ansiklopedisi’nin 1998 yılında İstanbul’da basılan 18. cildinde, 473-475 numaralı sayfalarda yer almıştır. Matbu nüshayı pdf dosyası olarak indirmek için tıklayınız.
Her hakkı mahfuzdur. TDV İslâm Ansiklopedisi’nin her türlü telif hakkı TDV İslâm Araştırmaları Merkezi’ne ait olup 5846 sayılı Kanun hükümlerine tâbidir. TDV İslâm Ansiklopedisi internet sayfalarındaki yazıların bütün olarak elektronik ya da matbu bir ortamda yayımlanması yasaktır; ancak kaynak gösterilmesi (TDV İslâm Ansiklopedisi internet sitesinde yer aldığının ifade edilmesi) ve doğrudan aktif bağlantı verilmesi şartıyla yazılardan kısa bölümler iktibas edilebilir. TDV İslâm Ansiklopedisi internet sayfalarında yer alan resim, fotoğraf, grafik, çizim, cetvel vs. her türlü görüntü malzemesinin başka bir ortamda yayımlanması kesinlikle yasaktır.
Otuz üç yıllık birikim, yeni yüz: TDV İslâm Ansiklopedisi İnternet sitesi test yayınında. Daha fazla bilgi

30/05/2026

🛎️🛎️ KAMPANYA 🛎️🛎️
❗❗ Şarjlı Projektör ❗❗

Yusuf Has Hacip hayatı ve kim olduğu konusunda pek çok araştırma yapılmıştır. Önemli Türk edebiyatçısı olan Yusuf Has Hacip, 11. Yüzyılda Balasagun şehrinde doğduğu ve Karahanlılar ülkesinde yaşadığı bilinmektedir. İyi bir öğretim gören yazar, diğer bilimlerin yanı sıra Arapça ve Farsça dillerini de öğrenmiştir. Türk edebiyatında bilinen ilk eseri Kutadgu Bilig'i de 1070 yılında çıkarmıştır. Bu eserini ise dönemin hükümdarı olan Hasan B. Arslan'a sunmuştur. Yine o dönemde hükümdar tarafından sarayda yüksek bir mevki olan "Has Haciplik" makamını vermiştir. O zamandan beri Yusuf Has Hacip olarak anılmıştır. Ünlü edebiyatçı, 1077 yılında ise Kaşgar'da vefat etmiştir.

29/05/2026

Her Akşam Mezatlarımıza Davetlisiniz

Manifest
Grup, Hypers şirketinin YouTube üzerinden yayınladığı Big5 Türkiye programı ile oluşturuldu. Altı aylık bir kamp sürecinin sonunda üyeleri Esin Bahat, Hilal Yelekçi, Lidya Pınar, Mina Solak, Sueda Uluca ve Zeynep Sude Oktay olarak belirlendi. İlk teklileri "Zamansızdık" 7 Şubat 2025'te yayınlandı. Ardından sırayla "Arıyo", "KTS" ve "Snap" şarkılarını yayınlayarak adlarını duyurmaya başladılar. İlk albümleri "Manifestival" Haziran 2025'te çıktı. Grubun oluşturulma sürecinden başlayarak sosyal medya içerikleri, müzik tarzları ve dans koreografileri K-pop ile ilişkilendirildi.[1][2] Daha sonra Eylül ayında “Manifestival Deluxe” albümünü çıkarttılar. Verdikleri 18 yaş ve üstü konserden sonra yurt dışına çıkış yasağı alan Manifest, Ekim ayında Winx Club ile işbirliği içerisinde yaptığı “Rüya” şarkısını çıkardılar. Aralık ayında çıkardıkları “Amatör” şarkısı ile Türkiye’nin En Çok Dinlenen Şarkıları Listesi’nde zirvelere çıktılar. 2026 yılının Şubat ayında ise grubun 1. yılını kutlamak için "Başrol Sensin" şarkısını yayınladılar. Nisan ayında "Daha İyi" şarkısı ile tekrardan listelerde üst sıralarda yer aldılar. Mayıs ayında Ajda Pekkan ile düet yaptıkları "Hileli" şarkısını çıkarttılar.

26/05/2026

Bayramınız Mübarek Olsun, Büyüklerimin Ellerinden Küçüklerimin Gözlerinden Öperim

25/05/2026

Her Akşam Mezatlarımıza Davetlisiniz

WhatsApp Hattımız/ 0505 240 39 19

Cemal Süreya, kimlik adıyla Cemalettin Seber (1931, Erzincan - 9 Ocak 1990, İstanbul), Türk şair, yazar ve çevirmen. Türk şiirinde modernist bir hareket olan İkinci Yeni şiirinin öncü şairlerinden biridir. İlk şiir denemelerini ortaokulda eskizlerle, lisede aruzla yapsa da asıl şiir çalışmaları üniversite yıllarında başlamıştır. Üvercinka (1958), Göçebe (1965), Beni Öp Sonra Doğur Beni (1973), Uçurumda Açan (1984), Sıcak Nal (1988), Güz Bitigi (1988) ve Sevda Sözleri (1990)[not 2] adlarındaki şiir kitaplarının yanı sıra deneme, eleştiri, günlük ve antoloji türlerinde de yazmıştır. Eserlerinde en sık işlediği temalar aşk, kadın, yalnızlık, sosyal ve siyasal eleştiriler, ölüm, tanrı düşüncesi, portreler ve manzum poetikadır. Ayrıca Fransızcadan kırka yakın kitabı Türkçeye çevirmiştir. Onüç Günün Mektupları (1990) dışında hiçbir yazısı veya şiiri, dergi ve gazetede yayımlanmadan kitaba dönüşmemiştir. Sosyalist bir dünya görüşüne sahip olan Süreya, Papirüs dergisini çıkarmış ve bu dergide edebî görüşlerini açıklamasının yanı sıra dergiyi bir aydın olarak fikirlerini ortaya koymak için araç olarak kullanmıştır.

Address

Istanbul Maltepe Fındıklı Mahallesi Evren Caddesi
Istanbul Province

Telephone

+905431991242

Website

Alerts

Be the first to know and let us send you an email when İSR Elektronik Market posts news and promotions. Your email address will not be used for any other purpose, and you can unsubscribe at any time.

Contact The Business

Send a message to İSR Elektronik Market:

Share