09/12/2020
Hayatta kalmak ve üremek konuları aslında ayrı ayrı anlatılıp algılansa da bence ikisi birbirinden ayrı değil.
Yaşama öylesine bağlı bir temel var ki altyapımızda, tek hücreli biyolojik bir yaşam formundan sapiens türüne gelmişiz şu an ki netice olarak.
Aslında her şey temelde hayatta kalmak ile ilgili, her şey ölümsüzlüğü keşfetmek ile ilgili, yaşama öyle sıkı bir bağ var ki, yıllar önce bile iz bırakmak istemişler. Ağzına renk bırakan sıvı doldurup, elini duvara koyup püskürterek kendinden bir iz bırakmış. Ben buradaydım demiş, bir nevi ölümsüzleşmiş. Bana kalırsa üremek de bu iç güdünün sonucu. Kendinden bir parça, sen ölsen de suretin kalacak hayatta.
Tabi sonra bu el izinin türevleri gelişmiş, yazılar yazılmış, fikirler ortaya dökülmüş, şarkılar yapılmış. Hepsi ölümsüzlük, hayatta kalma, iz bırakma güdüsü.
Bu adamlar ve türevleri torunları kendilerini tarih kitaplarında okuyacağı zamanları hiç mi bir parça düşünemiyorlar ya, hiç mi bir parça utanmıyorlar.
Şu anda karılarının, şu anda çocuklarının yüzlerine nasıl bakıyorlar bunu geçtim. Çünkü şu anda hayatta olan karıları ve çocukları inanmış durumdalar geri kalan bir yığın insan gibi, bir suçları günahları yok.
Ama bu adamlar “kendi vicdanları” ile baş başa kalabilen insan formundaki canlılar, kendileri farkındalar, her şeyin farkındalar. Karılarının ve çocuklarının yüzlerine nasıl bakabiliyorlar?
İleride kendi soyundan hayata gelecek olan torunlarından nasıl utanmıyorlar?
Hırsızlığa, pisliğe, hayasızlığa, (hatta baş başa kaldıkları bir vicdanları bile olmayabilir) vicdansızlığa bulaştık ama “nerden dönersek dönelim erdemli bir davranış sergilemiş olurum, maçın sonunu böyle getirmedim en azından” diye hiç mi düşünmezler?